Türk Telekom 85 bin ankesörlü telefona teknoloji makyajı yapmaya
hazırlanıyor.. Tanıtımı Cem Yılmaz yapacak. Nasıl mı?m Okuyun öğrenin.
Türk Telekom, bu yıl 150 bin teknolojiseverin gezmesi beklenen CeBIT
Bilişim Euroasia Fuarı’nda düzenlediği basın toplantısında yeni nesil
ankesörlü telefonların müjdesini verdi. SMS atıp fotoğraf çekebilen
yeni jenerasyon ankesörlü telefonlardan internete girmek de mümkün
olacak. Türk Telekom’un yanı sıra Avea, TTNet, Argela ve Innova
şirketlerinin yöneticilerinin ilk kez bir arada olduğu basın
toplantısında konuşan Türk Telekom CEO’su Paul Doany , ankesörlü
telefonlardan internete bağlanmak ve SMS atmak gibi hizmetleri çok kısa
zamanda hayata geçireceklerini açıkladı. Doany, “Tüm Türkiye’de
yatırımlarımız sürüyor. Müşterilerimiz sanki evindeymiş gibi ankesörlü
telefondan internete bağlanabilecek. Bunu tüm Türkiye’ye yayacağız”
dedi.
Cem Yılmaz tanıtacak
Türk Telekom, önümüzdeki günlerde hizmete sunacağı yeni jenerasyon
ankesörlü telefonu yine Cem Yılmaz’lı reklamlarla tanıtılacak. Türk
Telekom’un reklam yüzü olan Cem Yılmaz, ’ankesörlü telefonları’ tekrar
gündeme getirmek için yeni reklam filmini hazırladığını söyledi.
Telekom, internete girip SMS atabilen yeni jenerasyon modeller ve Cem
Yılmaz’lı reklam filmleriyle, ankesörlü telefonlardan elde ettiği
yıllık 140 milyon dolar ciroyu da artırmayı hedefliyor.
İpli jetonun know how’ını satacağız
Türk Telekom’un reklam yüzü Cem Yılmaz, “İpli jeton kendi know
how’ımız. Yurt dışına satacağız” diye espri yaptı. Paul Doany de dakika
yerine saniye bazlı tarife için onay beklediklerini belirtti.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
Duygusal, ukala, dâhi: Oscar Wilde
Dünya edebiyatında ismi belki de en çok bilinen yazar ve şairlerden birini tanıtmayı görev bildik bu kez: Oscar Wilde.
İsimlerini bildiğimiz bu büyük insanların kitaplarından iki tanesini
söyle deseler çoğumuz bilemeyeceği için bu yazıları hazırlayarak biraz
ilginizi çekmeye çalışıyoruz farkındaysanız. Tanıyalım, gidelim
kitapçıya, kitaplarını alıp okuyalım, okutalım. Amaç bu.
Oscar Fingal O’Flahertie Wills Wilde,
1854’te İrlanda’nın başkenti Dublin’de doğmuş. Babası ünlü bir
doktormuş ama aynı zamanda arkeoloji ve folklor konulu kitaplar da
yazıyormuş, annesi ise devrimci şiirleriyle tanınan bir şairmiş.
Başarılı bir öğrenci olarak büyüyen Wilde, bunun karşılığında çeşitli
burslar kazanarak ailesine yük olmadan eğitimini sürdürmüş. Oxford
Magdalen College’den şeref listesine girerek mezun olduktan sonra sanat
eleştirmeni olarak çalışma hayatına atılmış.
Edebiyat daha küçüklüğünde kanına girmiş
olan sanatçı, 1878 yılında halen üniversite öğrencisiyken yazdığı
“Ravenna” isimli şiiriyle Newdigate Ödülü’nü kazanmış. Dublin’de âşık
olduğu Florence Balcome, onun yerine Dracula’nın yazarı Bram Stoker ile
nişanlanınca, İrlanda’yı terk etmiş. Londra’ya yerleştikten bir süre
sonra ilk kitabı “Poems” (Şiirler) yayımlanmış. 1884 yılında evlenmiş
ve iki oğlu olmuş. “Sanat sanat içindir” anlayışını sonuna kadar
benimsemiş, sanatta estetik akımının yılmaz bir neferi olmuş kişilik
Wilde, bu konudaki bir konferanslar dizisi için gittiği Amerika’da
kaldığı dönemde önemli yazar ve şairlerle tanışma olanağı bulmuş.
Oradan Avrupa’ya döndüğünde ise yerleşmek için sanat şehri Paris’i
seçmiş.
“Duchess of Padova” (Padova Düşesi), “The
Importance of Being Earnest” (Ciddi Olmanın Önemi) gibi çok bilinen
oyunlarını kaleme alan Wilde, yaşamının tek romanı olan “The Picture of
Dorian Gray” (Dorian Gray’in Portresi)’i de 1891’de yayımlamış.
Oyunlar
ve makaleler yazan, sanat eleştirmenliğine devam eden Wilde,
evlenmesine ve çocukları olmasına rağmen cinsel tercihinin bu yönde
olmadığını gösteren davranışları nedeniyle yargılanmış ve hapse girmiş.
Zira devir, bu tip bir yaşam tarzını kaldıracak bir zaman dilimine
rastlamıyormuş. Cezası onaylandığında her şeyi de elinden alınmış.
Hapisteyken, oradaki gözlemleri, yaşadıkları ve sevgilisine seslenişini
içeren kitabı “De Profundis”i yazmış.
Serbest kaldıktan sonra kimse tarafından
sevilmediğini ve onaylanmadığını hisseden sanatçı, ismini değiştirip
Sebastian Melmoth adını almış ve ne yapacağını bilmeden gezmeye
başlamış. Orada burada parasız bir şekilde dolaşmaktan hastalanıp
yatağa düşen ve 1900’de Paris’te ölen sanatçının cenazesine bile sadece
bir avuç insan katılmış.
Zamanında kıymeti anlaşılmayan ve sefil
bir hayat sürmek zorunda bırakılan sanatçılar kervanının en önemli
üyelerinden biri olan Oscar Wilde, kitapları, şiirleri, masalları ve
oyunları kadar sıkça sarf ettiği özlü sözleriyle de tanınıyor. “Saf ve
basit gerçek nadiren saftır ve hiç basit değildir”, “Deneyim,
insanların hatalarına verdikleri isimdir”, “Hiç kimse geçmişini satın
alabilecek kadar zengin değildir”, “Benimle ne kadar fazla kişi aynı
fikirdeyse, yanılıyor olma ihtimalim o kadar büyüktür” gibi çok aranan,
çok kopyalanan sözler söylemiştir.
Duygusal, ukala, dâhi: Oscar Wilde
Hapse
girmeden önceki rahat zamanlarındaki yaşamında güzellik ve estetiği hep
ön planda tutmuş, bir yandan duygusal yapısı, öte yandan sivri dili ve
ukalalığıyla bilinen Wilde, küçük yaşta kaybettiği kız kardeşinin bir
tutam saçını söylenene göre küçük bir zarf içinde her zaman yanında
taşımış.
Masalları da var dedik ya tüm zamanların
en acıklı masallarından biri olan “Bülbül ve Gül”ün de yazarı aynı
zamanda Oscar Wilde. Hani genç öğrencinin sevdiği kızı baloya
götürebilmesi için kırmızı bir güle ihtiyaç duyduğu masal... Sevdiği
kız ancak kendisine kırmızı bir gül verirse kendisiyle dansa gideceğini
söylemiş ama bahçesinde kırmızı güller olmadığı için ağlayan genç
çocuğa âşık olan bülbül, onun için çiçeği bulmaya çalışmış. Ne yaptıysa
bulamamış ama bir şey öğrenmiş: Dolunayda beyaz bir gülün dikenini
kalbine saplarsa çiçek kırmızı bir güle dönüşecekmiş. Aşk için kendi
canından vazgeçerek öğrenciye kırmızı bir gül vererek ölen bülbül,
kalbimizi hep sızlatır ama daha da beteri, giydiği elbisenin rengine
uymadığı için artık kırmızı gül istemediğine karar veren şımarık kız
faktörü. Neyse uzatmayalım, isterseniz Oscar Wilde’ın tüm eserlerini
İngilizce olarak şurada bulabilirsiniz.
Son eseri, hapishanede tanık olduğu bir
idamı konu eden “The Ballad of Reading Gaol” olan Wilde hakkında
filmler, diziler çekilmiş, oyunlar sahnelenmiş, yaşam öyküsü her zaman
en çok ilgi çeken biyografiler arasında yer almıştır. “Wilde” isimli film bunlardan en popüler olanlarından biri.
Ayrılmalarından bir süre sonra ölen eski
eşi, vefatından önce çocuklarının ve kendisinin soyadını Holland olarak
değiştirmiş. Wilde’ın oğullarından Cyril 1. Dünya Savaşı sırasında
öldürülmüş, diğer oğlu Vyvyan ise hayatta kalarak yazar ve çevirmen
olmuş, 1954 yılında da anılarını yazmış. Oğlu Merlin Holland,
büyükbabasının bazı çalışmalarını düzenleyerek yayımlamış.
Hani ünlü kişiliklerin ölürken sarf etmiş
olduğu söylenen sözleri vardır ya Wilde bu konuda gayet gerçekçi bir
yaklaşım sergilemiş: “Duvar kâğıdımla ben ölümüne düello ediyoruz.
İkimizden biri gitmek zorunda”.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Köpek – Tünel – Arıza
Yazar: Friedrich Dürrenmatt
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
On-line Satış: www.iskulturyayinlari.com.tr
Friedrich Dürrenmatt,
Bankamız yayınevinin en popüler yazarlarından biri. İsviçreli
edebiyatçı, birden fazla kitabı ile artık kendini geniş bir kitleye
sevdirmiş durumda. Yazarın bu kitabı, diğerlerinden farklı olarak üç
kısa hikâyesinin bir araya getirilmesinden oluşmuş: Köpek, Tünel ve Arıza.
1921’de İsviçre’de
doğan, Alman edebiyatına son derece hakim olarak yetişen, öykülerinin
içine mizahı, tarihi ve şüpheyi, acımasız detaylar, sorular ve cevaplar
ile birbirine yedirerek ekleyen yazar, 1990 yılında hayata veda etmiş. Giderek ülkemizde de daha fazla tanınır ve okunur hale geliyor.
Köpek:
“Gözleri kükürt sarısı, hiçbir canlı varlığa benzemeyen devasa,
ürkütücü bir köpek ve onun bir gölge gibi takip ettiği münzevi bir
vaiz...” Kitaptaki ilk hikâye olan “Köpek” ile ilgili böyle bir ipucu
var elimizde. Yazarın köpeklere olan ilgisi zaten biliniyor. Kendisini
bir köpek âşığı olarak tanımlamamış Dürrenmatt ama bu hayvanlardan her
zaman ilham almış ve pek çok da köpeği olmuş yaşamı boyunca. İşte bir
şekilde köpekler onun yazılarına da girmeyi başarmışlar. Resim de yapan
Dürrenmatt köpekleri tablolarında da misafir etmiş aynı zamanda.
Tünel:
24 yaşındaki genç ve yalnız adam, üniversitesine gitmek üzere her zaman
bindiği trene biner. Ancak beklenmedik bir şey olur: Trenin girdiği
kısa tünel bir türlü bitmek bilmez. Tren, karanlıklar içinde ilerlemeye
devam eder. Genç adam paniğe kapılmaya başlar ama diğer yolcularda bu
panikten eser yoktur. Onlar durumun ya farkında değildir ya da olmak
istemezmiş gibi bir halleri vardır. Lokomotife giden genç adam, treni
kullanan kimse olmadığını görür. Gittikçe hızlanan tren, kahramanımızı
bilinmez bir gerçekliğe doğru taşımaktadır...
Arıza:
İsviçre’nin küçük bir kasabasında geçmektedir hikâye. Genç bir kız bir
cinayete kurban gitmiş, olayı araştıran dedektif de kızın annesine
suçluyu mutlaka bulacağına dair söz vermiştir. Önce yanlış bir adam
tutuklanır ve hapse atılır. Bunu farkeden dedektif, gerçek suçluyu
bulmak için bir tuzak hazırlar. Buraya kadar bir CSI Miami bölümü
anlatıyormuşuz gibi gelebilir tabii ama işin içinde Dürrenmatt olduğunu
unutmayalım lütfen. Güçlü diyaloglar, garip bir şüpheli olaylar örgüsü,
ilginç bir zamanlama söz konusu. Ayrıca “Arıza”nın Sean Penn’in
yönettiği ve Jack Nicholson’ın başrolünde olduğu bir film olarak sinemaya da uyarlandığını ekleyelim.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Hayatımızı "gerçekten" değiştiren icatlar
Transistör (1947): Transistör,
bir devreyi açıp kapayan, bir sinyali güçlendiren, farklı dirençteki
devre parçalarını birbiriyle uyumlu hale getiren, hmm, şeydir. Biz
bilmiyoruz, öyle diyorlar.
Transistör için ayrıca elektrik elektronik
camiasının en mühim keşfi de diyorlar. Ne yaptığını tam bilmesek de
1947'de transistörü buldukları için John Bardeen, Walter Brattain ve
William Shockley'ye teşekkür borçluyuz sanırız.
Kalp pili (1950): Kalp
pili, kalbin atış hızını ayarlayan bir cihaz. Kanadalı John Hopps,
vücut sıcaklığının aniden düşmesi anlamına gelen hipotermiya'ya çare
bulmak için radyo dalgalarıyla vücut sıcaklığını artırmaya çalışırken,
tesadüfen kalbin durduğunda mekanik olarak tekrar çalıştırılabildiğini
keşfetmiş. İlk ürettiği kalp pili o kadar büyükmüş ki vücudun dışında
taşınması gerekiyormuş.
Lazer (1960): LASER,
"Light Amplification by the Stimulated Emission of Radiation"
kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltma. İlk kez 1917
yılında Albert Einstein tarafından "hayal edilmiş". 1954'te "maser"
denilen teknoloji bulunmuş, "light" kelimesi yerine "microwave"
kelimesini koyun. Lazerden tek farkı görünmez olmasıymış. 1958'de
"maser"in mucitleri Charles Townes ve Arthur Schawlow, görünür bir
lazer üzerinde çalışmışlar ancak ilk optik lazer ışınını yaratan kişi
Theodore Maiman olmuş.
Cep telefonu (1973):
Cep telefonu düşüncesi 1947'de ortaya çıkmış. Arabalara nasıl telefon
yerleştireceklerini düşünen bilimadamları, yüksek güçlü vericileri
aralıklı olarak yerleştirmektense düşük güçlü ucuz vericileri sık
aralıklarla yerleştirmenin daha başarılı bir sistem olduğunu
düşünmüşler. Tabii o sırada bunu yapabilecek teknoloji ortalarda
yokmuş. Martin Cooper, modern cep telefonu cihazının mucidi sayılıyor.
İlk cep telefonu görüşmesini 1973 yılının Nisan ayında o yapmış.
1977'de ilk cihaz imal edilmiş ve 2000 tane sınırlı sayıda üretilerek
piyasaya çıkmış.
İnternet (1991):
İnternetin büyükbabası ARPAnet'in ilk çalışmaları, soğuk savaş
döneminde yapılmış. Amaç, yeni bulunan NCP (Network Control Protocol)
protokolü sayesinde birbirine bağlanabilen bilgisayarlarla birbirine
uzak iki askeri üs arasında bilgi akışını devamlı tutmakmış. 1968'de
artık ağır kalan ARPAnet yerine NSFnet kurulmuş ve bu sefer ağa
üniversiteler de bağlanmış. Bu ağ, bugün internet dediğimiz devasa
şeyin omurgasını oluşturmuş.
İş'te Genç'in seçimi - Tekerlek:
Maalesef ilk tekerleği kimler buldu bilemiyoruz. Yani düşünürseniz
aslında özel bir seçim olmasını sağlayacak bir hikayesi yok. Tabii şu
an elimizin altındaki farede bile olması, özel bir seçim olması için
kafi bir neden denebilir. Tekerleğin icadından önce ağır cisimler
kaydırılıyormuş. Bir gün zeki bir mağara adamı, kaydırılan şeyin altına
tomruklar konursa daha rahat hareket ettiğini görmüş ve tekerlek için
ilk adım atılmış. Sürtünmenin fark edilmesi ve tomruğun yontularak aks
haline getirilmesi gibi çılgınca şeyler nasıl düşünüldü, aklımız
almıyor. Biz olsak hala ittiriyor olurduk.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!